Yazılar

Stay in Touch With Us

Odio dignissim qui blandit praesent luptatum zzril delenit augue duis dolore.

Email
magazine@example.com

Phone
+32 458 623 874

Addresse
302 2nd St
Brooklyn, NY 11215, USA
40.674386 – 73.984783

  /  Maziden   /  İstanbul’un Altındaki Gizemli Dünya

İstanbul’un Altındaki Gizemli Dünya

Gözümüzün gördüğü tüm bu zenginliklerin kilometrelerce altında, adım attığımız her köşesinde geçmiş uygarlıkların ve zenginliklerin ayaklarımızın altında uzandığını  biliyor muydunuz?

İstanbul; Bizans, Roma ve Osmanlı İmparatorluklarına başkentlik yapmış olan Dünya’nın iki kıta üzerine kurulu tek kentidir. Farklı birçok uygarlığa ev sahipliği yapmış İstanbul’u bu kadar değerli kılan da Ayasofya, Sultan Ahmet Camii, Topkapı Sarayı, Yerebatan Sarnıcı, Galata Kulesi gibi her uygarlıktan izleri hala üzerinde taşıyor olması.

İstanbul, milattan önce 7. yüzyılda küçük bir Yunan balıkçı kentiydi. Yaklaşık 200 yıl sonra bu küçük balıkçı kenti Roma İmparatorluğuna katıldı ve Constantinapole adını aldı. Doğu ile Batı arasında kopuş yaşandıktan sonra Doğu Roma’nın ismi Bizans İmparatorluğu olarak anılmaya başladı. İmparator Severus zamanında Megarlılar ile yaşanan savaşta Constantinapole(İstanbul) yerle yeksan olmuştu. İmparator Severus bu savaşın ardından hem şehri onarmak, hem gücünü göstermek hem de halkını memnun etmek için bir hipodrom inşa etmeye karar verdi. Tam olarak bilinmemekle birlikte yaklaşık MS 196 yılında hipodrom şuan Sultan Ahmet Camii’nin bulunduğu yere inşa edildi. Ama hipodromu en son ve en görkemli hale getiren İmparator Konstantin’di. Yapıyı genişletti ve imparatorluğun dört bir yanından hipodrom için muhteşem eserler getirtti. Hipodrom at nalı şeklinde, 480 metre uzunluğunda, 117 metre genişliğinde ve 100.000 kişilikti. Yani hipodrom yaklaşık olarak 5 futbol sahası büyüklüğündeydi. Haber için araştırmaya gidip alanı incelediğimizde Sultan Ahmet Meydanından, Sultan Ahmet Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesine kadar yürüdüğümüz mesafeye kadar hipodromun kalıntılarının devam ettiğini gördük.

 

 

Sultanahmet Meydanı’nda hepimizin gördüğü ama bilmeyenlerimizin pek anlam veremediği üç tane sütun bulunur. Bu üç sütuna Spina adı verilir. Bu sütunlar İmparator Konstantin’in imparatorluğun dört bir yanından getirttiği gücü temsil eden ve hipodromun tam ortasında bulunan sütunlardır. Bu sütunların yapılmasının tek sebebi gücü temsil etmek değildir. Hipodromlarda gerçekleşen yarışlarda görmeyi engelleyen bu sütunlar yarışa heyecan katmak amacıyla da hipodromun ortasına dikilmiştir. Spinanın, yani hipodromun omurgasının üstünde bugün Dikilitaş, Örme Sütun ve Yılanlı Sütun yer almaktadır. Bu eserlerden Dikilitaş (Obelisk) Mısır’dan, Yılanlı Sütun ise Delfi’deki Apollon tapınağından getirtilmiştir. Dikkatle incelendiğinde sütunların zeminden yaklaşık 2-3 m aşağıda olduğunu fark edebilirsiniz. Bu da yeni gelen her uygarlığın İstanbul’a yeni bir katman oluşturduğunun kanıtı aslında. Hipodrom, 1204 yılında IV. Haçlı Seferleri sırasında kentin geri kalanı gibi tanınmaz hale gelecek şekilde harap oldu. Bin yıldan uzun süre Bizans İmparatorluğuna ait olan şehir 1453 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedildi. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettiğinde hipodrom hala harabeden ibaretti. Osmanlı’da hipodromu tıpkı Romalılar ve Bizanslılar gibi merkez olarak kullandılar. Sultan Ahmet Camii’ni de belirledikleri bu merkeze inşa ettiler. Sultan Ahmet Camii inşa edilirken ortaya çıkan molozları dikilitaşların etrafında topladılar. Bu durum bir katman oluşturdu ki şuan üzerinde yürüdüğümüz yollar bir nevi Sultan Ahmet Camii’nin molozları diyebiliriz. Osmanlı zamanında yapılan diğer yapıtların çoğu da bu teknik kullanılarak yapıldığından İstanbul eski halinden yaklaşık 2-3 m yükselmiştir. Araştırmalara göre bazı yerlerde 12 m yakın bir yükselme olduğu da bilinmektedir.

 

 

İstanbul’un altında tarih yatıyor

Sultan Ahmet meydanındaki sütunlardan dümdüz ileri yürüdüğünüzde Sultan Ahmet Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi ile karşılaşırsınız. Lisenin altında kalan bu büyük ve kavisli duvar sfendondur ve hipodromdan gün yüzünde kalan tek yapıttır. Sultan Ahmet Meydanından başlayarak Sfendona yürüdüğünüzde hipodromun devasa büyüklüklere sahip olduğunu daha iyi anlayacaksınız. Sfendon, sadece hipodroma ait bir duvar olmakla kalmıyor aynı zamanda üzerinde taşıdığı küçük kapı ile bizi İstanbul’un karanlık altına yolluyor. Sfendon’a ilk ulaştığınızda eğer bu kapının varlığını bilmiyorsanız kapıyı fark etmeye bilirsiniz çünkü kapının hemen önünde saksılar ve ufak bir esnaf masası kapının görünüşünü kapatmaktadır. Araştırmalarımız sırasında halktan aldığımız ilginç bilgilerden biri oksijen seviyesinin oldukça düşük olduğu ve ufak bir ışık huzmesini bile barındırmayan yeraltı dünyasında bazı böcek türlerinin ve kör sineklerin yaşamını sürdürdüğüdür. Kapının ardında Bizans dönemindeki İstanbul seviyesi karşılıyor. Ziyaret ettiğinizde kapının oldukça alçak olduğunu fark edeceksinizdir. Kapıdan içeri girip ileri doğru gittiğinizde dairesel orta alanda altı kapı bizi karşılıyor. İzlediğim Roma filmlerinden ve okuduğum kitaplardan yola çıkarak bu kapıların hipodromun pistine çıktığını tahmin ediyorum. Kapılardan birinin ardında bir merdiven var bu merdivenden aşağıya baktığınızda alanın su ile kaplı olduğu gözlere çarpıyor. Ne yazık ki alan halka kapalı ve kaderine terk edilmiş durumda olduğu için alabildiğimiz bilgiler bu kadarla sınırlı.

 

 

Bizans’ın Büyük Sarayı’nı ziyaret edebilirsiniz

Yine Bizans döneminde MS 300’lü yıllarda hipodromun bir ucundan başlayıp Marmara Denizine kadar uzanan Büyük Saray inşa edildi. İmparatorlar yaklaşık 80 bin m² alana yayılmış ihtişamlı bu sarayda sonsuza dek yaşamadılar. Bizans İmparatorluğunun son dönemlerinde verilen bir karar ile kentin daha içlerinde olan küçük bir saraya taşındılar. IV Haçlı Seferlerinde hipodromun başına gelenlere benzer biçimde bu ihtişamlı saray hem yağmalandı, hem de yağmalanan malzemelere depo olarak kullanıldı. Osmanlı fethettiğinde ise geriye kalanları kendi kültürlerine göre düzenlediler. Kısa sürede sarayın duvarları ve kalıntıları Osmanlı evleri arasında kaybolup gitti ve unutuldu. Ta ki 1912’de Sultan Ahmet Meydanında çıkan yangına kadar. Yangının ardından Büyük Saray adeta küllerin arasından doğuverdi. Sultan Ahmet Meydanındaki Büyük Saray Mozaikleri Müzesini ziyaret ettiğinizde küller arasından doğan Büyük Saray’ın tabanı ile karşılaşabilirsiniz. Birçoğumuz farkında değiliz fakat yardım adada attığımız her adımın altında bir tarihi zenginlik ve uygarlıkların külleri yatıyor.

 

 

 

Araştırma-Haber: Edanur Çilesiz-Uğur Kemal Usta

Yorum Yap

You don't have permission to register